Zıtlıklar ve Veda Etmek
- Melis Cansu Özmen
- 13 Kas 2024
- 5 dakikada okunur
Herkese merhaba, uzun zaman sonra, kış mevsimi ile birlikte yeni bir yazının vakti gelmişti. Bu yazı biraz kasvetli hissettirecek olsa da hayatının bu acımasız gerçeği ile ilgili pek düşünmeyi, konuşmayı tercih etmeyiz. Sanırım evrimin, tanrının ya da neye inanıyorsanız onun yaşayan tüm canlılara yaptığı küçük bir ayrıcalık bu.
Bu yazının konusu ölümle ilgili olacak. Ancak ölümü bir kavram olarak düşünmenizi istiyorum, ölüm gerçeğinin hayatımızı neden daha çok sevmemiz gerektiğini anlamak adına irdelemek istiyorum. Bir kurtuluş, yok oluş, ceza olarak değil sadece yaşam kadar doğal bir gerçek olarak düşünmelisiniz.
Geçen kış Ankara'da bir kitapçıda gezerken 'İliklerine Kadar Yazmak' adlı içerisinde sizi yazı yazmaya yönlendiren kartların olduğu bir kutu aldım. Az önce rastgele seçtiğim kartta ''Öldüğünüzde neye veda etmek zorunda kalacaksınız?'' yazıyordu. Bu çoğumuzun düşünmek istemeyeceği hatta belki de hüzünleneceği bir konu olabilir. Ama ben farklı bir bakış açısı ile ilerlemek istiyorum. O zaman, hadi Melis anlat bakalım neye veda edeceksin dedim ve şimdi buradayım.
E hazırsanız anlatıyorum 😄
Ama önce
İnsan ve Ölüm, Nedir ki Ölmek?
İnsan doğası gereği ölmeyecekmiş gibi yaşayan bir organizma. Beynimiz yaşlandığımızı, hastalandığımızı bile kabul etmek istemezken öleceğini kabul etmesini beklemek...Evet, beyin hala çok gizemli. Tüm evrimsel süreç bizi ölüme karşı tetikte olmak için, hatta ölüm anında bile organizmayı canlı tutmak adına türlü mekanizmalarla donatmış olsa da, şimdilik, hiçbir şekilde ölümden kaçmanın yolu yok gibi görünüyor.
Günümüz dünyasına, insanlık tarihine baktığımızda belki de insanın ölümlü olmasının en doğrusu olduğunu düşünmeden edemiyorum. Çünkü insanı yaratıcı kılan da yıkıcı yapan da ölümlü olduğunu bilmesinden kaynaklanıyor. İnsanlığın ölümsüzlüğe olan bu tutkusu ürettiği her şeyde sonsuzluk arayışı içerisinde olmasını da beraberinde getiriyor. Ölüm olmasa yaşamak için bu kadar çabalar mıydık? En küçük zorlukta pes eder belki de günümüz medeniyetine ve teknolojisine bile ulaşamayan ilkel canlılar olarak varlığımızı sürdürmeye devam ederdik. Evrim bile ölümün varlığıyla gerçekleşiyor. Ölümden kaçabilecek, hep en uzun hayatta kalabilecek organizmayı oluşturmak için sürekli değişim geçiriyor. Ölüm varlığımızı, yaşamımızı ve hayatın tüm zorluklarını anlamlı kılıyor.
Çoğu felsefe, din, öğreti bir şeyin zıttı ile var olduğu üzerinde durur. Karanlık yoksa ışık olmaz, kötü yoksa iyi olmaz, yaşam yoksa ölüm olmaz. İnsanlığın yarattığı tüm olgular da bu zıtlıktan oluşur. Zeus ışığı, aydınlığı, hayatı temsil ederken, kardeşi Hades karanlığı, gölgeyi, ölümü temsil eder. Astrolojide bazı gezegenler karanlık taraflarımızı temsil ederken, bazıları aydınlık taraflarımızı temsil eder. Astrolojiye inanmam ancak insanın varoluşuna bir şeylere bağlama çabasını yıldızlarda arıyor olması her zaman etkileyici gelir bana. Peki gerçekte evrenin düzeni bu zıtlıklardan mı oluşur? Biraz düşünürseniz tek bir zıtlık vardır ve diğer her şey insan ürünüdür. Geriye kalan her şey toplumlara, inançlara ve kültürlere göre değişir. Bir toplumda iyi olan diğer bir toplumda kötü kabul edilebilir. Hatta olayların tarafları açısından bile iyiye ve kötüye olan bakış açısı farklılık gösterebilir. Elbette çoğunluğun kabul ettiği iyi ve kötü olsa da çoğunluğun kabul ettiği yaşam ya da ölüm diye bir cümle duyamayız değil mi? O nedenle biri olmadan diğerinin var olamayacağı tek zıtlık yaşam ve ölümdür.
Bu zıtlık ve var olma bakış açısını anladıysak o zaman öldüğümde neye veda etmek zorunda kalacağım hadi bunu konuşalım.
Ölüm Bir Veda Mı?
Ölüm hep bir veda olarak düşünülür. Bir son, ayrılık...Peki gerçekte öyle mi? Bazı inanışlara göre bir başlangıç, sonsuzluk olarak görülür. Doğayı gözlemleme şansınız olduysa doğada ölümün olmadığını görürsünüz. Her bir canlı başka bir şeye dönüşür. Ve hatta bazıları yeniden doğar. O halde gerçekte ölen nedir? Ruhumuz ölümsüz ise, bedenlerimiz dönüşüyorsa ölüm aslında nedir? Ölüm, bu bedende, bu zamana veda edişimizdir. Artık tekrar aynı atomların bir araya gelerek, bu Melis'i oluşturma ihtimali yoktur. Hatta aynı Melis görünüş olarak var olsa bile, aynı zaman mümkün değildir. O halde ölüm mevcut zamana veda edecek olmamızdır.
Biliyorum, bu bir düşünce labirenti, içerisinden çıkışı imkansız gibi görünen, ama düşünün ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Öldüğümde, ki ne zaman olacağını bilmiyorum, elbette ilk veda edeceğim bedenim olacak. Sürekli bir kusur bulduğumuz, modernleşme ile özellikle kadın bedeninin her dönem yeni ve belli bir kalıba sokulmaya çalıştığı, etten giysimiz. Bedenimi sevdiğim, yapabildiklerine her zaman hayran kaldığım için belki de böylesine inanılmaz bir makinayı terk edecek olmak elbette üzücü olacak. Ama bunun farkında bile olmayacağım söyleniyor değil mi?
Elbette bizi diğer tüm canlı organizmalardan ayırmayan o süreç gerçekleşecek ve atomlarım bir ağaçta, bir yağmur damlasında ve aklıma gelemeyecek yerlerde başka atomlarla bir araya gelerek yepyeni bir görünüm ve beceri kazanarak yoluna devam edecek. Peki ya Melis ne olacak? Bu sorunun cevabı hem biliniyor hem bilinmiyor. Neye inandığınıza bağlı...
Sevdiklerim... Sanırım hepimizin ölümü bu kadar büyütmesinin tek nedeni, sevdiklerimizden ayrılacak olmamız ve bir daha bir araya gelip gelmeyeceğimizi bile bilmiyor oluşumuz diye düşünüyorum. Ama yaşarken de bazen sevdiklerimizden ayrı düşmek zorunda kalmıyor muyuz? Bazen veda edebiliyor, bazen edemiyoruz. Bazı şeyler yarım kalıyor ya da tamamlanabiliyor. Şanslıysak, olması gerektiği bir hayat döngüsü sonunda, bu dünyadan ayrıldığımızda, arkamızda kan bağımız olan birilerini bırakmamış olsak bile hayatına büyük ya da küçük etkiler ettiğimiz insanlar bırakacak olduğumuzu biliyoruz. Zaten ne demişler ölüm arkada kalan yaşayanlar için zor ama ya sadece onlar için değilse?
Vazgeçeceğim bir diğer şey biraz dünyevi gelecek kulağa ama insanın ürettiği tüm ürünler, uzayda yaptığı tüm o keşifler, bilimsel gerçekler, yepyeni bir müzik, harika bir sanat eseri, eşsiz bir film...Ölümsüz olmayı, özellikle vampirlere kaptırdığımız bu özelliği 😄, işte tam bu yüzden, üretilecek tüm yeni eserleri görebilmek adına isterdim. Çoğunluğumuz, büyük tutkuyla bağlı olduğu şeylerin hangi noktalara varacağını bilmek için ölümsüzlüğü isterdi sanırım. Ama iyi ki ölümsüz değiliz, o zaman bu kadar üretken ve meraklı olmaz, bu kısacık hayata büyük başarılar sığdırmak için uğraşmazdık. Sonuçta sonsuz bir zamanın olması gerçeği, insanı anlamsızlığa itebilecek kadar korkutucu.
Vedaların en zor kısmı ise bir insanın ya da bir olayın geleceğinde var olamayacağımız gerçeği olsa gerek.
Veda etme şansına veda edeceğim.. Ölüm zamanımızı bilemiyor oluşumuzun en üzücü etkisi yarım kalacak olan şeyler değil mi? Yarım kalacak bir söz, bir eser, bir hayat , bir aşk. O yüzden yine ölümün varlığı bize yaşamayı hatırlatıyor. Zamanını bilmemek, işimizde, insan ilişkilerimizde ertelememeyi öğretiyor. Üç gün sonra barışırım, yarın tamamlarım, seneye o yeri görmeye gideriz? Ne kadar da eminiz beş dakika sonra bile var olacağımızdan değil mi?Evet haklısınız, ölen için bunların bir anlamı kalmayacak ama ya geride kalanlar için? Gerçi ölümle ilgili ne biliyoruz ki gerçekte? Belki ölen için bile bir anlamı olacaktır yarım kalan işlerin. Hayalet hikayeleri de bunu anlatmaz mı zaten? Yarım kalmış işi olan bir ruh, bu dünyayı terk edemez.. Baksanıza insan beyni ne kadar da yaratıcı aslında!
Yıldızlarla dolu gökyüzüne, ay ışığına, yemyeşil ormanlara, denizin derinliklerinde yüzmeye, saatlerce sevdiğim sporları yapmaya veda edeceğim. Umarım öldüğümüz zaman bunlar bizimle kalıyordur. Tek söyleyebileceğim bu sanırım. 😂
Tam anlamıyla bir yok oluştan mı bahsediyoruz. Yoksa yeni bir dünyaya açılan kapılar mı? Rüyanızda kaç kez öldüğünüzü gördünüz? Simülasyon mu? Paralel evrenler mi? Tek bir Melis mi var? Yoksa Melis gibi görünen milyonlarca farklı ruh mu? Tercilerimizle oluşan paralel evrenler teorisine göre her tercih yeni bir Melis oluşturmayacak mı? O halde tek bir ruhtan bahsedebilir miyiz? Çok karmaşık değil mi? Bence de öyle!
Hayatı anlamlı kılan ölümün varlığı bana kalırsa, onu düşünmeden ama unutmadan, her anın doyasıya tadını çıkartırken, her duyguyu sindirerek ve en önemlisi hayatta güzel izler bırakarak yaşamaktan vazgeçmemeliyiz. Vazgeçemeyeceğimiz ve bizimle kalacak tek şey yine kendimiz olacaksak eğer, sanırım en güzeli yaşamayı, sessizce ama anlamlı yaşamayı başarmak olmalı ne dersiniz?
Vazgeçeceğimiz şeyler çok da önemli değil, önemli olan arkamızda bıraktığımız izlerimiz.
Asıl önemli olan hayattayken vazgeçtiklerimizi tekrar keşfetmek! Hayattayken bazı şeylere veda etmemek! Gülümsemeyi unutmayın, her şeye rağmen..
Sevgiler




Yorumlar