top of page

Karışık Kaset

Selam!

Yazarın da dediği gibi "Yazmasam delireceğim." eşiğindeyim. Siz nasılsınız?

Bu yazının belirli bir konusu yok. Tıpkı karışık bir kaset ya da rastgele hazırlanmış bir çalma listesi gibi... Bir duygudan diğerine savrulacak. Bazen kelimeler yetmeyecek, bazen notalar.

Mutlu anlar, hayal kırıklıkları, haksızlıklar ve insanlara olan inancın yavaş yavaş tükenişi...

Derler ya; bütün eserler ya bir yükten kurtulmak ya da o yükü biriyle paylaşabilmek için ortaya çıkar. Belki bu yazı da onlardan biridir.

Hayat pek adil değil.

Ve üzgünüm ama artık şu cümleye inanmıyorum: "Herkes bir şeylerle savaşıyor."

Uzun süre buna ben de inandım. Sonra fark ettim ki bazı insanlar gerçekten bir şeylerle savaşmıyor; sadece savaşan insanlarla uğraşmaktan hoşlanıyor.

Belki de huzurun ve dertsizliğin dayanılmaz hafifliği onlara ağır geliyor.

Empati eksikliğine yeni bir isim bulduk sadece: Herkesin bir savaşı var.

Hayır.

Bazıları yalnızca empati nedir bilmiyor.

Duygusuz, bencil ve açgözlü olabiliyorlar.


Tanrı'ya annemi aldığı için bile kızgın hissetmedim.

Ama insanı böyle yarattığı için zaman zaman öfke duyuyorum.

İnsan... Sadece biyolojik ama aynı zamanda acımasız bir mucize.

İyi insan maskesinin arkasına saklanarak böylesine büyük kötülükler yapabilen bir canlıyı gerçekten kusursuz bir yaratıcı mı yarattı?

Bazen düşünüyorum.

Belki de bütün bu evreni, doğayı ve yaşamı yaratan o muhteşem güç ile insanı yaratan güç aynı olamaz.

Çünkü doğaya baktığımda başka bir düzen görüyorum.

İnsan aklıyla, hatta kibriyle kusurlu sandığımız her şey aslında kusursuz bir uyum içinde var oluyor.

Hiçbir canlı ihtiyacından fazlasını istemiyor.

Açgözlü değil.

Doyumsuz değil.

Kibirli değil.

Kötülüğü amaç edinmiyor.

Sadece doğasının gereğini yapıyor.

Sonra dönüp insana bakıyorum.

"Bizi farklı yapan aklımız." deniyor.

Peki gerçekten öyle mi?

Akıl bize verilmiş en büyük armağanken onu neye harcıyoruz?

Belki Atlantis hikâyesi gerçekten bir metafordur.

Belki tanrıların geri aldığı şey sihir değil, akıldı.

Belki de hâlâ yavaş yavaş onu kaybediyoruz.

Cennetten kovuluş hikâyesinde suçlu hep meyve olur, şeytan olur.

Hiç düşündünüz mü?

Ya bütün bunlar insanın kendini aklamak için anlattığı hikâyelerse?


Geçen gün İfşa Günü filmini izledim.

Orada rahibe, eski bir rahibeye şöyle diyordu:

"Sen Tanrı'ya değil, insanlara olan inancını kaybettin."

Günlerdir bu cümleyi düşünüyorum.

Çünkü galiba gerçekten olan bu.

İnsanlara olan inancımızı kaybediyoruz.

Peki kendi türümüze inanmak zorunda mıyız?

Doğaya bakıyorum.

Ormanda ağaçlar birbirleriyle iletişim kuruyor.

Bir ağaç, yaklaşan zararlıları diğerlerine haber veriyor.

Maymunlar gözcülerine güveniyor.

Aslan sürüsü, avlanan dişi aslanların geri döneceğine inanıyor.

Doğadaki bu güven sistemi çoğu zaman boşa çıkmıyor.

Hiçbir canlı, hasta ya da olağanüstü bir durum yoksa kendi türünü yarı yolda bırakmıyor.

Bir tür hariç.

İnsan.

Çıkarı için kandıran...

Yalan söyleyen...

Oyun kuran...

Ve bunu kendi türüne yapan tek canlı.

Üstelik bunu çoğu zaman zekâ ya da üstünlük göstergesi sanıyor.

İnsanlara hâlâ inanıyor musunuz?

O zaman belki de henüz yeterince incinmediniz.

Kendimizi "ama" ile başlayan cümlelerle ne kadar kolay aklıyoruz.

"Herkes hata yapabilir ama..."

"Herkes kusurludur ama..."

O "ama"dan sonra nedense hep başkası suçlu oluyor.

Sanki yalnızca biz haklıyız.

Yalnızca biz doğruyu biliyoruz.

Yalnızca biz bu evrenin merkezindeyiz.

Toplum olmayı bilmiyoruz.

Sadece yan yana yaşayan yalnız insanlarız.

Hem ait olmak istiyoruz hem de herkesten farklı olmak.

Bir gruba tutunuyoruz.

Sonra o grubun içinde bile "en" olmaya çalışıyoruz.

Belki de en büyük çelişkimiz bu.

Bu yazı biraz isyan, biraz yorgunluk taşıyor.

Bazı soruların cevabı olmayacağını biliyorum.

Bazı duyguların da yalnızca onları yaşayan kişiye ait olduğunu.

Sonuçta hepimiz aynı müziği dinliyoruz.

Ama hiçbirimiz aynı şeyi duymuyoruz.

Peki ya sen?

Sen ne duyuyorsun?

 
 
 

Yorumlar


bottom of page