Ekim Bitti, Ben Hâlâ Buradayım
Bir yaş daha almak, bir yıl daha yaşamak ve kendine biraz daha yaklaşmak üzerine.
Ekim benim ayım.
Bir yaş daha almak, her yıl zamanın neden biraz daha hızlı aktığını anlamlandırmaya çalışmakla geçiyor. Dün gibi hatırladığım anıların üzerinden çift haneli yılların geçtiğini fark etmek, hatta artık basit çıkarma işlemlerinde bile zorlanmak... Ne demek 2015, on bir yıl önceydi?
Her doğum günümde hüzünlü hissederim. Nedenini şu yaşıma geldim, hâlâ çözebilmiş değilim. Belki de olmak istediğim o büyük insana henüz yaklaşamamış ve zamanın giderek azaldığını düşünüyor olmamdan kaynaklanıyordur. Bilmiyorum. Sanırım bunu da çözmek için birkaç yaşa daha ihtiyacım var.
Bu sene doğum günüme on gün kala bir rüya gördüm.
Rüyamda bir mezara bakıyordum. Mezar taşındaki yazılar pek okunaklı değildi. Sonra birkaç kişinin konuşmalarını duydum.
“Aa, baksana, doğum gününü kutlayamadan ölmüş.”
Ardından yazılar okunaklı hâle geldi ve mezarın bana ait olduğunu gördüm.
Bunu kime anlatsam herkes rüyayı iyiye yormaya çalıştı ama rüyanın kendisinden korkanlar da oldu. Halbuki ben kendi mezarıma bakarken “Aa, ama ben hâlâ yaşıyorum. Nasıl yani, ölünce sadece beden mi değiştiriyormuşuz?” diye şaşırmakla meşguldüm. 😄
Daha sonra içimdeki Freud ve Jung ile oturup bunun üzerine biraz düşündüm.
Evet, muhtemelen bilinçaltım bana şunu söylüyordu: O istediğin büyük insan olabilmek için önce hep aynı duygulara hapsolmaktan kurtulmalısın. Lütfen artık o Melis'i öldür ve yeniden doğ.
Bunun üzerine düşünmeye başladım. Sürekli içine düştüğüm, bir türlü kurtulamadığım duyguları acaba yenileriyle, üstelik bu kez kendimi daha çok övdüğüm duygularla mı değiştirmeliydim?
Kendime karşı biraz daha anlayışlı olmayı, yaptıklarımı küçümsemek yerine takdir etmeyi, henüz ulaşamadığım şeylere odaklanmak yerine katettiğim yolu görmeyi öğrenebilir miydim?
Çünkü bir şeyi fark ettim: Kendimden ne kadar memnun olursam olayım, zihnimde hep olmam gereken başka bir Melis vardı. Biraz daha başarılı, biraz daha bilgili, biraz daha üretken, biraz daha cesur... Liste uzayıp gidiyordu.
Peki, bu Melis'e ulaşmak için uğraşırken şimdiki Melis'e ne oluyordu?
Belki de rüyamda gömülmesi gereken kişi tam olarak buydu. Kendimi geliştirmeye çalışan değil, gelişmediğim her an kendimi yargılayan Melis. Hayallerinden vazgeçmeyen değil, henüz gerçekleşmemiş hayalleri yüzünden bugünkü hayatını küçümseyen Melis.
Belki de ölmesi gereken, kendimin eski bir versiyonu değil, kendime bakış biçimimdi.
Bilmiyorum. Freud ve Jung da şimdilik sessizliğini koruyor.
Bu sene neler başaramadım?
Merak etmeyin, bu liste bu sene de Mercedes'e binemedim, dünya turuna çıkamadım listesi olmayacak.
Bu sene neler başardığımı görmeyi başaramadım.
Durmayı, bomboş durmayı başaramadım.
Bir işi yarım bırakıp diğeriyle ilgilenmeyi başaramadım.
Emek verdiğim şeylerin karşılığını vermek zorunda olmadığını anlamayı başaramadım.
Vazgeçmeyi başaramadım.
Başkalarının ne anladığını kontrol edemeyeceğimi kabul etmeyi başaramadım.
Aa, bir dakika. Bu, bir akşam koltukta otururken oldu. Yanlış liste. Sen başardıklarımdasın. Sürdürmek zor olsa da hâlâ.
Başkalarının isteklerinin kendi isteklerim olmadığını anlamayı başaramadım.
Kendimi mutlu etmeyi başaramadım.
Biraz daha düşünürsem başaramadıklarımın listesi uzar gider. Çünkü günün sonunda en büyük yargıç, beynimizin içinde konuşmayı bekliyor.
Tüm bunları düşünürken neleri başardığımı görmezden gelmenin aslında zaman algımızı da etkilediğini fark ettim. O kadar çok yapamadıklarımıza odaklanıyoruz ki dolu dolu yaptıklarımız anlamlarını yitiriyor. Geriye dönüp baktığımızda, yaşadığımız onca şeye rağmen zamanımızı boşa geçirmişiz gibi hissediyoruz.
Belki de zaman hızlı geçmiyor. Belki bizim zamanı hatırlama şeklimiz onun hızını belirliyor.
Bir yılı hatırlarken zihnimizde yalnızca eksik kalanlar, tamamlanmamış işler ve gerçekleşmemiş hayaller varsa o yıl bize kocaman bir boşluk gibi görünebiliyor. Oysa aynı yılın içinde kaç kez yeniden başladığımızı, ne kadar çok şey öğrendiğimizi, kaç farklı duygudan geçtiğimizi ve bazen yalnızca bir günü tamamlamak için bile ne kadar çaba harcadığımızı unutabiliyoruz.
Bütün bir yıl boyunca, başarı kabul edeceğiniz tek bir şey bile olsa o yıl dolu dolu geçmiş demektir.
Ve bu bazılarımız için yataktan kalkmış olmak, bazılarımız içinse o yatakta kalmaya devam edebilmek olabilir.
Bunu küçümsemek istemiyorum.
Çünkü başarı büyük bir kelime, değil mi? Duyduğumuzda kulaklarımızda alkışlar çınlıyor, gözümüzün önünde bravo, aferin kelimeleri beliriyor. Bir şey başarmak için mutlaka görünür bir sonuç elde etmemiz, bir yere ulaşmamız, bir şeyleri geride bırakmamız gerekiyormuş gibi düşünüyoruz.
Oysa bazen kimsenin görmediği bir mücadeleyi sürdürmek de başarıdır. Bazen vazgeçmemek, bazen vazgeçebilmek. Bazen bir hayali gerçekleştirmek, bazen de artık o hayalin peşinden koşmak istemediğini kabul etmek.
Bazen de bütün bunları düşünmek için bir akşam koltukta oturmak.
Belki de başarıyı bu kadar büyük bir kelime olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Onu yalnızca ulaşılması gereken bir hedef, sonunda ödül beklediğimiz bir yarış gibi görmekten vazgeçmeliyiz.
Çünkü bir yıl daha yaş almış olmanız, her şeye rağmen, işte o büyük BAŞARI.
Bir yıl daha yaşamış olmak.
Bütün o sıradan günleri, bekleyişleri, hayal kırıklıklarını, küçük sevinçleri ve kimsenin bilmediği mücadeleleri geride bırakmış olmak.
Bir yıl daha değişmiş, bir yıl daha öğrenmiş, belki de bazı konularda hiçbir şey öğrenememiş olmak.
Hâlâ burada olmak.
Bir yıl yaşamış olmanın hüznü yerine, bir yıl yaşamış olmanın sevincini ve değerini görebilmek. Belki de asıl başarı bu.
Ve sanırım bu yıl kendime vermek istediğim doğum günü hediyesi de tam olarak bu: Geçen zamanın hesabını tutarken, o zamanın içinde yaşamış olduğumu unutmamak.
Çünkü ben yalnızca ulaşmak istediğim insan değilim. Henüz tamamlayamadığım işler, gerçekleştiremediğim hayaller ya da kendimde değiştirmek istediğim şeylerden de ibaret değilim.
Ben, bütün bunları yapmaya çalışırken yaşayan insanım.
Ekim bitti. Bir yaş daha aldım.
Bu yıl neler başardığımı hâlâ tam olarak bilmiyorum.
Ama belki de ilk defa, bunu hemen bilmek zorunda olmadığımı düşünüyorum.
Ya bir gün gerçekten doğum günümü kutlayamayacak olsaydım?
Bu hüzünlü bir soru değil, baştan anlaşalım. Ama bir gerçek! Sanmıyorum ki ölümsüzüm. 😄 Güzel olabilir miydi? Bundan başka bir yazıda bahsetmiştim, geçelim.
Doğum günlerimde hissettiğim hüzün aslında bir yılın bomboş geçmesiyle ilgili değil. Yapmak istediğim onlarca şey var. Sürekli yeni şeyler öğrenmek, bir şeyler üretmek, denemek, keşfetmek... Sonsuz olasılıkla dolu bir hayatın bana getirebileceklerini merak ediyorum. Ve bütün bunları yapabilmek için zamanımın giderek azalıyor olması, sanırım, beni üzüyor.
Zamanın sınırlı olduğunu bilmek ve bir türlü o zamanı doğru değerlendirdiğinden emin olamamak...
Bir gün geriye baktığımda hayatımı yeterince iyi yaşamış olmam için neyi başarmış olmam gerekiyor? Bir ev, bir kariyer, ortaya çıkardığım harika bir sanat eseri, gerçekleştirilmiş hayaller listesi?
Belki yalnızca, hayatım boyunca olmak istediğim kişiye yetişmeye çalışırken kendim olmayı unutmadığımı bilmek isteyeceğim.
Çünkü günün sonunda hepimiz kendimiz olarak kalabilmek için bazı şeylere direniyoruz. Bazı şeyler değişirken kendimizi kaybetmemeye, dünyanın bizden bekledikleriyle kendi isteklerimiz arasındaki çizgiyi korumaya çalışıyoruz.
Çünkü günün sonunda hepimiz, doğum günü pastasındaki mumların ışığına bakarken içten içe heyecanla gülen ve hepsini aynı anda söndürmeyi başarmak isteyen o küçük çocuklarız.
Çünkü belki de asıl mesele, kaç mum üflediğimiz değil, o mumların ışığına bakarken içimizde hâlâ ne kadar heyecan duyabildiğimiz. 🧡
Ve büyümek, galiba, biraz da dünyanın o çocuğu elimizden almasına direnmek demek.



Yorumlar